Yoğun bir günün ardından evinize nihayet ulaşırsınız. Kıyafetlerinizi değiştirir, mumlar yakarsınız ve kendinize sakin bir akşam hazırlarsınız. Vücudunuz dinlenmeye hazırlanırken, aniden kalbiniz hızlanır. Nefesinizin daraldığını hissedersiniz, göğsünüzde garip bir sıkışma vardır. "Bir şeyler yanlış gidiyor" düşüncesi aklınıza takılır. Dakikalar geçtikçe bu çarpıntı artar, terlemeye başlarsınız ve ardından başınız dönmeye başlar. Her şeyin normal başladığı an, aniden ölüm korkusuyla dolu bir sahneye dönüşür. "Şimdi ölürsem?" sorusu tüm düşüncelerinizi kaplar ve ne yapacağınızı bilemez hale gelirsiniz. Bu deneyimi anlatan tanım, genellikle "panik atak" olarak adlandırılır. Panik ataktan bahsetmeden önce "panik" kelimesinin kökenine bakmak önemlidir. Bu sözcük Yunan mitolojisinde Panikos'tan, yani Tanrı Pan'dan gelir (5). Azra Erhat'ın mitoloji sözlüğüne göre, Pan; çoban kavalını seven, doğada dolaşan ve güzel nimfaların peşinde koşan ancak aynı zamanda aniden korkutucu sesler çıkararak çevresine dehşet saçan bir tanrı olarak tanımlanır. Özellikle insanların ve hayvanların uyuduğu sıcak, ıssız yaz günlerinde beklenmedik gürültülerle "panik" korkuları yaydığı söylenir (4). Başka bir mitolojik anlatıya göre, Tanrı Pan, bir arkadaşını kurtarmak için onun kontrol edilemeyen bir şekilde ağlamasını sağlar. Bu güçlü ve sarsıcı ses, düşmanları korkuya sürükler ve paniğe kapılmalarına neden olur. İşte "panik" kelimesi, bu insan anlarının yoğun ve kontrol edilemez duygularını tarif etmek için kullanılır (3). Tanrı Pan'ın beklenmedik ve ürkütücü etkisi o kadar güçlüdür ki, gezginler yolculuk yapmaktan çekinmeye başlar. Bugün kullandığımız "panik atak" ifadesinin, Pan'dan esinlenerek "korku saldırısı" şeklinde ortaya çıkması tesadüf değildir. Tarihsel olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısında anksiyetenin farklı biçimleri fark edilmiştir ve "Melankolik Panik" terimi ilk kez panik kavramına yer vermiştir. Ardından Jacob Mendes Da Costa, Amerikan İç Savaşı sırasında askerlerde gözlemlediği nefes darlığı, iç çekme ve çarpıntı gibi belirtileri "Huzursuz Kalp" olarak adlandırmıştır. Panik atak kavramı zamanla Sigmund Freud'un anksiyete nevrozu anlayışıyla şekillenmiş, ancak bu alanda en kapsamlı çalışmaları Donald Klein yapmıştır. Klein, 1960'lı yıllarda bir antidepresanla panik bozukluğunu açıklamaya çalışmış ve daha sonra "Yanlış Boğulma Alarmı" modeliyle ele almıştır (1). Geriye dönüp baktığımızda, panik atak insanlık için yeni bir deneyim olmasa da, psikoloji ve psikiyatri literatüründe yer bulması oldukça yenidir. Peki, her şey yolunda giderken bizi sarsan bu panik atakları nasıl yaşarız? Panik atak sırasında kişi, tıpkı Tanrı Pan'ın çevresine yaydığı korku gibi aniden yoğun bir dehşet ve kaçma isteğiyle sarsılabilir. Yaşadıklarını tam anlayamadığı için doğal olarak korkar ve kontrolü kaybettiğini hisseder. Panik atak, bedenimizin ve beynimizin korku sisteminin yanlış alarm vermesi olarak düşünülebilir. Gerçekte ortada hayati bir tehlike olmamasına rağmen, kişi varmış gibi tepki verir. Atak sırasında aşağıdaki belirtiler ortaya çıkabilir: - Yoğun endişe ve dehşet duygusu - Mide bulantısı - Kalp çarpıntısı - Nefes alamama hissi Kişi genellikle "Şu an öleceğim" diye düşünür ve bu düşünce korkuyu daha da artırır. Ataklar genellikle birkaç dakika sürer ancak görünen neden olmaksızın tekrar başlayabilir. Panik bozukluk, sadece tek tek ataklar yaşamakla sınırlı değildir. Bu atakların sık tekrarı ve "Ya tekrar olursa?" korkusuyla sürekli bir beklenti kaygısı içinde yaşamak panik bozukluğun temelini oluşturur. Günümüzde birçok kişi sadece "bir atak geçirdim" diye düşünürken, aslında yaşadığı durum panik bozukluğuna işaret edebilir. Panik atağın fiziksel belirtileri şunları içerebilir: - Kalp atışında artış - Göğüste baskı veya ağırlık hissi - Nefes darlığı ve boğulma hissi - Aşırı titreme - Tansiyon yükselmesi - Mide bulantısı Psikolojik belirtiler ise genellikle aşağıdaki düşünceleri içerir: - "Ölüyorum." - "Kalp krizi geçiriyorum." - "Aklımı kaybetmek üzereyim." - "Felç geçiriyorum." - "Beyin kanaması yaşıyorum." (2) Bizi bu denli ölüme yakın hissettiren panik bozukluğun nedeni nedir? Panik bozukluğun tek bir nedeni yoktur. Biyolojik, psikolojik ve çevresel birçok faktör iç içe geçer. Biyolojik açıdan limbik sistem, beyin sapı ve prefrontal korteks üzerinde önemli etkiler olduğu bilinmektedir. Genetik yatkınlık da son yıllarda yapılan çalışmalarla desteklenmektedir. Çevreden öğrendiğimiz olumsuz kalıplar, travmatik deneyimler ve korkuyu besleyen öğrenmeler panik atağın artmasına neden olabilir. Seligman'ın öğrenilmiş çaresizlik deneyleri, kişinin kendini sürekli tehdit altında ve çaresiz hissetmesinin kalıcı kaygı ve korkuya zemin hazırladığını gösterir. Çocukluk döneminde yaşanan travmalar, stresli yaşam olayları, kayıplar ve ayrılık anksiyetesi gibi yaşantılar panik atak için risk faktörleri arasında yer alır. Panik bozukluğunu açıklamada en çok kullanılan yaklaşımlardan biri bilişsel modeldir. Bilişsel kurama göre temel sorun felaketleştirme senaryolarıdır. İlk panik ataktan sonra kişi bedensel tepkilerini yanlış yorumlamaya başlar. Örneğin: - "Kalbim bu kadar hızlı atıyorsa kesin kalp krizi geçiriyorum." - "Bir daha başıma gelirse bu sefer kesin ölürüm." Bu düşünceler, bedensel belirtilere yapılan yanlış anlamlarla birlikte kısır bir döngü oluşturur ve kişi kendini kaygı ve korkunun içinde bulur (2). Tanrı Pan'dan panik bozukluğuna uzanan bu tarihsel öykü, ürkütücü görünse de panik bozukluk yenilebilen bir durumdur. Hatta bazı kişiler uygun terapi ve ilaç kullanmadan da iyileşebilmektedir. Özellikle bilişsel davranışçı terapiler, kişinin korku ve felaketleştirme düşüncelerini fark etmesine ve dönüştürmesine yardımcı olur. Zamanla kişi bedeninin verdiği tepkileri tanımayı, yorumlamayı ve yönetmeyi öğrenir. Böylece Tanrı Pan karşınıza çıksa bile, kendinizi koruyabileceğinize inanırsınız.