MUTLULUĞUN SİMYASI: Duygusal Zeka İle Mutsuzluğu Hacklemek
İnsanlık tarihi, görünmez bir laboratuvarda süregelen devasa bir deney gibidir. Bu deneyde "daha iyi yaşamak" hep araştırıldı ve ortaya çıkan hasattan herkes kendi çabası ve arayışı kadar yararlanıyor.
Yüzyıllardır süren daha mutlu yaşama arayışına dair, ben bir soru bırakarak tartışmaya dahil olmak istiyorum:
"Yarınki mutluluk bugünkü senin elinde olsaydı, ilk ne yapardın?"
Bu sorunun cevabı; simyacıların bir kısmının içsel dünyasında, bir kısmının ise taşlarda aradığı; filozofların Agora’da ve kitaplarda sorguladığı; bugün ise modern bilimin "Duygusal Zeka" adını verdiği o kesişim noktasında saklı.
1. Mutluluğun ve Mutsuzluğun Tarihi: Simyacılık ve Trajedi
Tarih boyunca mutluluk arayışı, simyanın kendi içindeki dönüşüm arayışının yozlaşıp, "değersiz bir metal olan kurşunu altına çevirme" hayaline evrildi.
Bu, sadece maddi bir zenginlik arayışı değildi; aslında insanın kendi içindeki "değersiz" hisleri (korkuyu, kaygıyı, yetersizliği), "değerli" bir hale (huzura, doyuma) dönüştürme arzusunun uzantılarıydı.
Leibniz, "Mümkün dünyaların en iyisinde yaşıyoruz" derken belki de bize mevcut gerçekliği kabul etmenin ilk adım olduğunu fısıldıyordu. Ancak insanlığın en büyük trajedisi, bu dönüşümü (simyayı) hep kendi dışında araması oldu.
Mutluluğu bir nesneye, bir makama veya başka bir insana bağlayan herkes, trajik bir sonla yüzleşti. Oysa gerçek simya, dışarıdaki maddeyi değil, içerideki manayı dönüştürmekti.
2. Mutluluk Yasakçısı Olarak Kültürel Zihniyet ve Mağaramız
Birçoğumuz, "Çok gülme ağlarsın" diyen, mutluluğu suçlulukla kodlayan bir kültürün çocuklarıyız. Peki bu kodlar zihnimize ve biyolojimize nasıl kazındı?
Çocukluğumuzda genetik mirasımızla gelen mizaç, yaşamla iki türlü ilişki kurar:
- Ya baş eder (adaptif), (enerjisi yaşama akar ve etkileşime geçer)
- Ya da yenilir (affektif), (enerjisini yaşama akıtamaz ve içe çöker, negatif duygulanım üretir).
Beynimizdeki bu ilk koşullu, dürtüsel otomatik düşünme modları, kişiliğimizin çekirdeğini oluşturur. Ancak ebeveynlerimizden ve diğer çevresel nesnelerden öğrendiğimiz "kendilik tasavvuru", Platon’un mağarası gibi bizi hapseden bir illüzyona, bir hapishaneye dönüşür.
Fransız psikanalist Jacques Lacan, "İnsan konuşmaz, dil insanı konuşur" ve "Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır" derken bu hapishaneyi kastediyordu. Heidegger bu durumu "Dil, varlığın evidir" sözüyle özetler. Ludwig Wittgenstein ise "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır" diyerek gerçeği yüzümüze çarpar.
Eğer bu mağaradan (hapishaneden) çıkmazsak, bize öğretilen o kurban rolünü oynamaya mahkum kalırız.
3. Kendini Bilme ve Nefs Terbiyesi Irmaklarının Kavuşumu: Duygusal Zeka
Doğu'nun tekkelerinde yankılanan "Nefs Terbiyesi" ile Antik Yunan'ın tapınaklarında yazan "Kendini Bil" öğüdü, yüzyıllarca ayrı ırmaklar gibi aktı. Bugün bu iki ırmak, 21. yüzyılın yetkinlik denizinde, Duygusal Zeka (EQ) adıyla kavuştu.
- Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, "Psikanalizin amacı, kişinin nevrotik ıstırabını, olağan insan mutsuzluğuna (acısına) dönüştürmektir" diyerek bizi eksiden sıfıra getirecek yolu tarif eder.
- André Comte-Sponville ise "Peki sonra ne yaparız? Felsefe yaparız" diyerek sıfırdan artıya geçiş için ihtiyacımız olan şeylere işaret eder.
Carl Gustav Jung bu süreci "bireyleşme" olarak tanımlar. İnsanın ihtiyacı olan şey, acıdan kaçmak değil; o "meşru acıyı" anlamlı bir yaşam yakıtına dönüştürmektir.
İşte Duygusal Zeka, o acıyı alıp bir yaşam sanatına çeviren modern simyadır. Bunun için terapiden daha fazla araçlara ihtiyacımız vardır; psikoeğitim programları, yetkinlik eğitimleri, özfarkındalık eğitimleri, iktisat (stratejik planlama), profesyonel koçluk, proje yönetimi gibi. Bu gibi araçlar, bizim enerjimizi yaşama aktarıp etkileşime geçmemizi profesyonel olarak düzenleyerek hem içimizi yatıştırır, hem de daha bilinçli tercihler yapmamızı sağlar.
4. Mutsuzluğu Nasıl Hackleriz? Kendimizi mi Güncellemeliyiz?
Psikanalizden itibaren karşımıza büyük bir fırsat çıktı: Bizi mutlu ve mutsuz eden psikolojik yapılarımızı tanımak ve yeniden düzenlemek. Teknolojik ifadeyle buna "Hacking" diyebiliriz.
Burada hacklemek, onu yok etmek değil; mizaç çekirdeği etrafında toplanan kişiliğin yapılarını tanıyıp yeniden kurgulamaktır.
Hacking; içimizden gürül gürül akan o saf öz enerjisinin, kişilik duvarlarını aşıp beyne ulaşmasını sağlamaktır. Buna "Kendini Güncelleme" diyelim.
Bu güncelleme; hem kendilik tasavvurunu, hem nesne ilişkilerini hem de olumsuz bilinçdışı şemaları kapsar. Ve bu dönüşümü ancak yeni, "pozitif bilgi dili" ile yapabiliriz. (Bu metodolojiyi ve yol haritasını çok yakında tüm detaylarıyla kamuoyuna sunacağım.)
Bu işlemi Mevlana yüzyıllar önce şu muazzam tespitle formüle etmiştir:
"Senin görevin sevgiyi (mutluluğu) aramak değil; ancak onunla aranda kurduğun engelleri aramak, bulmak ve kaldırmaktır"
Kendimizi güncellemek, engelleri kaldırmaktır. Engeller kalktığında, mutluluk inşa edilmeyi beklemez, o zaten oradadır ve yaşama akacak ve etkileşime girecek kanal bulmuştur. Burada kendimize karşı sorumluluğumuz, enerjimizi yaşama akıtacak uygun etkinlikler bulmaktır. Buna bilinçli tercihler yapmayı öğrenmek diyebiliriz.
5. Mutluluğu Arayıp Bulur muyuz? Yoksa İnşa mı Ederiz?
Albert Camus, "Tek ciddi felsefi sorun intihardır" diyerek en sert gerçeği yüzümüze çarpar. Yaşamayı seçtiysek, şikayet etme lüksümüz bitmiştir. Jean-Paul Sartre'ın dediği gibi, "İnsan özgürlüğe mahkumdur" ve sorumluluk almadan hiçbir iyileşme gerçekleşmez.
Irvin Yalom bu sorumluluğu şöyle perçinler: "Sorun dışarıda dersen, çözüm de dışarıda kalır." Friedrich Nietzsche ise "İnsan aşılması gereken bir şeydir" diye haykırarak, mevcut halimizle yetinmememiz gerektiğini hatırlatır.
Kendi değerlerini yaratan, kendini aşan insan; mutluluğu da inşa eden insandır.
William James'in "Neslimin en büyük nasibi, insanın tutumunu değiştirerek kaderini değiştirebileceğini fark ettiği bir yüzyıla erişmiş olmasıdır" sözü, bize bu inşaatın temelini atmak için ilham verici niteliktedir.
Ben de "Nietzsche ile Zamanda Yolculuk" metninde şöyle demiştim:
"Bazen cesaret, boşluğa bakıp oraya bir tanrı çizmeden durabilmektir."
Gerçek inşa, o boşluğun içinde kendi anlamını, kendi değerlerini ve kendi mutluluğunu; hiçbir dış bahaneye sığınmadan, başka aktörler aramadan, kendi sorumluluğunu üstlenerek tuğla tuğla örebilmektir.
Kendi sorumluluğumuzu üstlenmek, içimize “ben büyüdüm yetişkin oldum” güveni verirken aynı zamanda hedeflerimize doğru yol aldırıp özgürleştirdiği için içsel dünyamıza çok iyi gelen güçlü bir tercihtir.
Sonsöz Yerine
Tüm bu tarihsel, felsefi, biyolojik ve psikolojik yolculuğun sonunda, karar anındayız.
Şimdi, hayatının mutluluğu senin elinde ve bu mutluluğu inşa etmek için kendini hazır hissediyor musun?
Yazar: Dr. Abdurrahman Subaş
Eğitim ve Yönetim Bilimci